Her kültürün unutulmaya yüz tutmuş bir köşesi vardır; neredeyse hiç kimse oraya uğramaz. Bir zamanlar köy meydanlarında, ocak başında anlatılan efsaneler yavaş yavaş sessizliğe gömülür ve yalnızca eski bir kitabın tozlu sayfasında tek bir satır olarak hayatta kalır. Bu kayıp hikâyelerin peşine düşen herkes aynı şeyi söyler: asıl geri dönülen şey anlatının kendisi değil, onu yeniden bulduğun o andır. Bazı efsaneler bir nesilden ötekine sözle aktarılırken, bazıları yalnızca taşa kazınmış bir heykelin yüzünde iz bırakır.
Sessizlik boş değildir
İlk şaşırtıcı şey, kulağın ne kadar çok şey duyduğudur. Yazılı kayıt yokken sözlü gelenek öne çıkar: bir büyükannenin yarım kalmış bir masalı, bir çobanın dağda mırıldandığı eski bir ninni, köy kahvesinde birinin hatırından aktardığı bir efsane parçası. Genellikle hızlı okuyup geçen araştırmacılar bile bu küçük ayrıntılar karşısında durup not almadan edemez; çünkü hiçbir kayıt cihazı, bir insanın sesindeki o tereddüdü ya da gözündeki parıltıyı taşıyamaz. Bazen tek bir cümle, yıllardır aranan bir efsanenin eksik parçasını tamamlar.
Bunda gizemli hiçbir şey yok aslında. Her efsanenin ardında çoğunlukla gerçek bir olay, bir doğa olayı ya da toplumsal bir kaygı yatar; folklor bu gerçekleri hatırlanabilir kılmak için sembollere bürünür. Kökenini bilmek, bir hikâyeyi ilk kez duyduğunda hissettiğin ürpertiyi azaltmıyor yine de.
İkinci şaşırtıcı şey, gözün yarı karanlığa ne kadar çabuk alıştığıdır. Eski bir el yazmasının solmuş mürekkebini doğrudan okumaya çalıştığınızda harfler kaybolur; oysa sayfaya hafifçe yan bakıp çevresindeki lekelere, kenar notlarına odaklanınca kelimeler birden aralarından sıyrılıp ortaya çıkar. Aynı şey sözlü anlatılar için de geçerlidir: bir efsanenin aslını doğrudan sormak yerine, anlatıcının çevresinde dönüp dolaştığı küçük ayrıntılara kulak vermek, kaybolan parçayı geri getirir.
Bir sınır vardır ve bunu kabul etmekte fayda var. Bazen bir efsanenin kaynağı tamamen kaybolmuştur; ne bir köy büyüğü hatırlar ne de bir arşivde tek bir satır kalmıştır. Böyle durumlarda elinizdeki parçaları zorlayıp tamamlamaya çalışmak yerine, boşluğu olduğu gibi bırakmak daha dürüst bir yaklaşımdır. Uydurmak kimseye ödül kazandırmaz.
Bir efsanenin peşine düşmek ne ister
Önce sabırlı bir hazırlık gerekir ki bu da neredeyse herkesin atladığı kısımdır. Gittiğiniz köyün tarihini, oradaki önceki araştırmacıların notlarını önceden okumak, görüşeceğiniz kişinin hangi kuşaktan geldiğini bilmek işinizi kolaylaştırır. Ve mutlaka daha önce bir kez incelediğiniz bir kaynakla gitmek gerekir, çünkü bu, bir anlatıcının hafızasının ne kadar güvenilir olduğunu ilk elden sınayacağınız an değildir.
Bir de şunu unutmayın: kaynağınızı, yani hikâyeyi kimden, nerede ve ne zaman duyduğunuzu mutlaka not edin. Bu tek alışkanlık, yıllarca bu işi ciddiyetle sürdürenlerle bir iki denemeden sonra bırakanları birbirinden ayırır. Hiçbir maliyeti yoktur ve bir efsanenin ileride güvenilmez sayılmasının önüne geçer.
Bunun ötesinde çok az şey ister aslında. Elinizde küçük bir defter, kaydetmek için biraz sabır ve saati unutacak kadar zaman olsun yeter. Asıl mesele erkenden gidip beklemektir; bir anlatıcı hazır olduğunda konuşur, siz değil. Acele eden kulak, en güzel ayrıntıyı kaçırır.
Bir efsaneyi izlemeye gitmezsiniz. Kendinizi ona, tam ortaya çıkmaya karar verdiği anda orada olacak şekilde bırakmaya gidersiniz; geri kalan her şey zaten anlatıcının elindedir, sizin değil.
Sonra hikâye ortaya çıkar
Hiçbir şey birden ortaya çıkmaz, üstelik beklediğiniz yerden de gelmez. Anlatıcı ana meseleye değinmeden çok önce, küçük ayrıntılar birbirinden ayrılmaya başlar: bir yer adı, sonra bir aile bağı, sonra o adın aslında başka bir efsaneden geldiği gerçeği. Önce genel çerçeve netleşir, ayrıntılar daha sonra yerine oturur. Bazen bir isim duyduktan günler sonra, başka bir köyde aynı ismin farklı bir kılıkta tekrar karşınıza çıktığını fark edersiniz.
Kısa bir an vardır, belki üç dört cümlelik bir an; anlatıcının sesi değişir, gözleri bir anlığına uzaklaşır ve efsanenin asıl anlamı, altında yatan gerçek kaygı, birden aydınlanır. Sonra o an geçer, anlatı yeniden alışıldık haline döner ve siz elinizde birkaç satır notla baş başa kalırsınız.
Şimdi telefonu çıkarıp kayda almak cazip gelir, bunda yanlış bir şey yok; ama hemen hemen herkes aynı şeyi söyler. Kayıtlar gayet iyidir, asıl mesele onlar değildir. Bir kaydın asla taşıyamadığı şey, o cümleden önce geçen yirmi dakikalık sessiz bekleyiştir; anlatıcının güvenini kazanmak için harcanan, hiçbir dosyaya sığmayan zamandır.
Yeniden dönmek
Sonuç vermeyen görüşmeler de işe yarar aslında. Hiçbir şey hatırlamayan bir yaşlı, baştan sona çelişen bir anlatı, bütün bir günün boşa geçmiş olması — bunlar olmadan iyi bir görüşmenin ne kadar değerli olduğunu anlayamazsınız. Onlar olmadan her şey birbirine benzeyen, anlamsız bir hikâye yığınına dönüşür. Boşa geçen her gün, aslında bir sonraki köyde neyi aramanız gerektiğini size öğretir.
Yeterince sık gittiğinizde köyler birbirinden ayrışmaya başlar. Hangi görüşmenin işe yarayacağını, daha kapıdan girerken, evin havasından, anlatıcının gözlerindeki ışıktan sezmeye başlarsınız; üstelik yeterince sık yanılırsınız ki bu da sizi gitmeye devam ettirir. Dürüst olmak gerekirse, bunun efsanelerle pek ilgisi yok: o bir saat boyunca sizden hiçbir şey beklenmez, hiçbir gündelik telaş size ulaşamaz ve dünya henüz savunmasını yapmaya başlamamıştır. Bazı akşamlar elinizde tek bir cümleyle dönersiniz, bazı akşamlar hiçbir şeyle; ikisi de aynı yolculuğun parçasıdır.
Mira K. on yılı aşkın süredir Anadolu'nun dört bir yanındaki köylerde unutulmaya yüz tutmuş efsaneleri ve masalları derliyor, eski kitapların tozlu raflarını karıştırıyor ve bu derginin ilk sayısından bu yana editörlüğünü sürdürüyor.